Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) cumhurbaşkanı adayı ve tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek Kaya İmamoğlu, Ekrem İmamoğlu’nun YouTube kanalında, eşinin siyasete girişini, İBB Başkan adaylığını, seçim zaferini ve ardından yaşanan 19 Mart sürecini anlattı.
Dilek İmamoğlu'nun videosu, Ekrem İmamoğlu'nun Cumhurbaşkanlığı aday ofisi adlı sosyal medya hesabından da "Demokrasi ve adalet mücadelemdeki en büyük dayanaklarımdan biri de sevgili eşim Dilek. İyi ki varsın Dilek" yazısıyla paylaşıldı.
Dilek Kaya İmamoğlu, Ekrem İmamoğlu’nun siyasete girişiyle ilgili şunları söyledi:
"Ekrem, Beylikdüzü'nde inşaat yapan, müteahhit bir firmanın yöneticisi. Kendi aile şirketi olan işletmenin, firmanın yöneticisi. O dönem mevcut belediye başkanıyla yaşadığı birtakım sorunlar oldu Ekrem'in. Dolayısıyla bu sorunları halletmek için birçok kişiyle, birçok insanlarla ilişkiye, iletişime geçti, sorunlarını çözmeye çalıştı ve aşmaya çalıştı. Dolayısıyla zaten orada hem iş yaptığı için hem de bu ilişkiler onu bir yere taşıdı. Sorunlarını çözmeye çalışırken aynı zamanda da ilişkiler onu bir yere taşıdı.
'Senin burada siyaset yapman gerekiyor. Yerelde buraya hizmet etmen gerekiyor' dışarıdan böyle insanlar etkilemeye çalışıyordu Ekrem'i. Ben asla Ekrem'in siyasete girmesini istemedim. Çünkü siyaset, ülkemizde dürüstlükle yapmak istiyorsanız ve ilkelerinizden ödün vermeden yapmak istiyorsanız işiniz çok zor. Ben dürüstlükle yapan, ilkelerinden ödün vermeden yapan insanları tebrik ediyorum. Ama gerçekten bu şekilde bu ülkede siyaset yapmak çok zor. Bizim çocuklarımız vardı, düzenimiz, ailemiz ve güzel bir aile hayatımız vardı. Bunun siyasetle bozulmasını ve dağılmasını istemedim."
"Bu iş bizim evin içine girmeye başlayınca ben bir gün Ekrem'e şunu söyledim: ‘Ben senin siyasete girmeni istemiyorum. Ama ben Beylikdüzü'ndeki bu duruma siyaset olarak bakmıyorum. Beylikdüzü’ne ve Beylikdüzü'ndeki yaşayan insanlara hizmet olarak görüyorum. Eğer gerçekten hizmet edeceksen ve gerçekten başarılı işler yapacaksan gir. Ama siyaset yapmak için asla yapma bu işi. Herkes gibi yapacaksan da yapma. Bir farklılık yaratacaksan, bir fark yaratacaksan gir, yap.’ Ben biliyorum. Çünkü o dönem başka partilerden de Ekrem'e teklifler geliyordu. Çünkü başarılı bir insan.
Neler yapabileceğini görüyorlar. Etkili bir insan. ‘Asla ve asla CHP’nin dışında hiçbir partide yapamazsın.’ O da tabii ki bana şöyle söyledi: ‘Benim de zaten başka bir niyetim yoktu.’ Ankara'dan bir parti büyüğümüzden Ekrem'e telefon geldi, dedi ki ‘Biz seni ilçe başkanı olarak atamak istiyoruz.’ Bu ilçe başkanlığı konusunda birkaç gün düşündü. Sonra tekrar geri döndü. ‘Tamam, kabul ediyorum’ dedi. O dönemki ilçe başkanımızdan devraldı görevi. İki yıl ilçe başkanlığı yaptı. Sonra seçimle ilçe başkanı oldu. Çok da büyük bir teveccühle ilçe başkanı oldu."
"Bu dört yıllık ilçe başkanlığı döneminde Beylikdüzü’nde inanılmaz çalışmalar yapıldı. Bütün mahallelere, bütün evlere, bütün sokaklara, giremediğimiz mahallelere girildi. Gerçekten artık CHP’nin kazanabileceği bir ortamı Beylikdüzü’nde hazırlamış oldu. Tabii ki belediye başkanlığına aday oldu.
Ve hatta o dönemki Genel Başkanımızdan ‘Ön seçimle aday olmak istiyorum’ talebinde bulundu ve ön seçim yapıldı. Birkaç tane daha aday adayımız vardı. Ekrem, diğer adaylardan açık ara farkla belediye başkan adayı oldu. Güzel bir seçim kampanyasıyla kazandık ve Beylikdüzü’nde hizmet vermeye başladı belediye başkanı olarak."
"İstanbul'a aday olmasını gerçekten hiç istemedim. İçimde inanılmaz huzursuzluk vardı. Öngörüleri yüksek bir insanım aslında, birçok şeyi sezebiliyorum. Gelecek olan tehlikeyi de seziyorum. Huzursuzluk benim içimi kemiriyordu. Yapı olarak ailemi koruma altına alma iç güdülerim çok fazla devreye girdi. Çünkü çocuklarım, çünkü bu ülkeye üç tane evlat yetiştiriyorum. Başka evlatlar için uğraşırken tabii ki kendi evlatlarımın da iyi yetişmesi için emek veren birisi olarak yolculukta çocuklarımın darbe almasını, zarar görmesini istemedim tabii.
Oradaki en büyük karşı çıkışlarımdan bir tanesi de Beylikdüzü Belediye Başkanı’nın İBB Başkanlığı'na aday gösteriyorsunuz üç ay kala. Ekrem İmamoğlu'nun İstanbul'daki tanınırlığı yüzde 10. Büyük bir risk. Yeteri kadar vakit olsa Ekrem'in kendini sevdiremeyeceği, kabul ettiremeyeceği hiç kimseyi tanımadım. Muhakkak sağdan girer, soldan girer ve bunu dönem içinde hepimiz gördük. Bir şekilde kendini sevdirir ve kabul ettirir. Ama zaman yok. Üç ay. ‘Bu nasıl olacak. Ekrem bu mümkün değil’ dedim. ‘Hallederiz’ dedi."
"90 gün -İstanbul'da 39 ilçe var- her ilçeye belki de üç kere gitti. Gece gündüz. Öyle bir çalışma temposu. O üç aydan sonra, ‘Ekrem seçimi kazanamayabilir’ demedim. ‘Ekrem seçimi kazanacak’ ama bir şey daha ekledim aslında, ‘Ama bize bu seçimi vermeyecekler.’ ‘Nasıl olur ya? Kazanılmış seçim nasıl verilmez? Böyle şey mi olur’ dediler. Dedim, ‘Seçimi vermeyecekler bize.’ 6 Mayıs'ta seçimi iptal ettiler ve mazbatayı geri aldılar. Korkunç bir şey. Keşke benim o öngörüm çıkmamış olsaydı.
Verdiği bütün vaatlerin yüzde 70-80'ini sanıyorum yerine getirdi. 2019'daki beş yıllık süreçte. Her zaman der, ‘Benim öyle çok büyük projelerim, vaatlerim yok. Kreş yapmak gibi, burs vermek gibi projelerim olacak.’ Ve onu da yaptı, metroyu da yaptı, kreşi de yaptı, bursunu da verdi, yurt da yaptı, 0-4 yaş arası çocuğu olan annelere Anne Kart verdi, sütünü verdi. Bütün engellemelere rağmen vaatlerinin yüzde 80'ini yerine getirdi."
Dilek Kaya İmamoğlu, 19 Mart 2025 sabahını ise şöyle anlattı:
“Korkunç bir sabahtı hepimiz için. Şoktayım. Ekrem hazırlanıyor. Ben ona yardım ediyorum. O arada telefonu aldım. Çünkü bir şey yapmamız lazım. Video çekmek aklıma geldi. Aslında canlı yayın yapacaktım ama o kadar çok elim titredi ki canlı yayın bile yapamadım, tuşları bulamadım.
Normal videoyu açtım ve video çektim. Ekrem gayet serin, soğukkanlı bir şekilde kalktı, duşunu aldı, hazırlandı. O videoyu çekerken de gördünüz hepiniz, ‘Kendimi milletime emanet ediyorum’ dedi. Çünkü milleti onu oraya getirdi. O da kendini milletine emanet ederek gitti."
"19 Mart'tan, aslında 23 Mart'tan sonra, tutuklamalar yapıldıktan sonra bizim de çocuklarla birlikte hayatımız yeni bir evreye geçti. Ekrem’i görüş günlerimiz bizim Silivri etkinlik günlerimiz olmaya başladı çocuklarla beraber. Haftada bir gün görüş iznimiz var, rutinimiz oldu artık.
Bir de haftada sadece 10 dakika telefon hakkımız var. Beren geliyor okuldan, çocuklar, ben hepimiz bir araya toplanıyoruz, telefon hakkımızı kullanıyoruz. 10 dakika. 9,5 saniye olunca ikaz geliyor. Biz de ne söyleyeceksek toparlayıp bitiriyoruz. Sonra telefon kapanıyor. Zor bir süreç."
"23 Mart'ta tutuklandılar. Silivri'ye götürüldüler. Sonra ben ne zaman gittim, gördüm, hangi tarihte hatırlamıyorum ama çocuklarla beraber ilk gittik, gördük. Kaç gün sonra hatırlamıyorum şu anda. Oğlumla birbirimize baktık. Bu duygumu anlatmak istiyorum çünkü bu çok önemli bir şey.
Hayatında sadece ülkesine hizmet etmeye odaklanmış birisi içeride ve her akşam ‘Ekrem şunu böyle yaparsan daha iyi olur İstanbul için.’ ‘Baba burada niye bu böyle yaptınız? Bu böyle olsun. Bak öğrenciler böyle daha mutlu olur. Bak şu şunu şöyle yapın. Gençler böyle istiyor.’ Biz her akşam Ekrem'i eleştiren bir aile olarak İstanbul için, ülkemiz için, Silivri'de Selim ile birbirimize baktık. ‘Bu şaka mı? Gerçek mi bu? Bu şaka mı? Bu şaka herhalde.’"
"Bir yıl geçti, hala inanamıyorum. Şaka mı? Bütün bizim bu yaşadıklarımız bir kabus mu acaba diye. Ülkesine, milletine, vatanına böylesine bağlı bir insanı dört duvar arasına atmak herhalde bir kabus olsa gerek diye düşünüyorum hala. Selim ile birbirimize baktık o gün. Dedim ki ‘Bizim burada ne işimiz var oğlum?’ ‘Anne bizim burada ne işimiz var? Babamın burada ne işi var’ dedi bana oğlum."
"Benim için çok zor bir gündü. Hayatım boyunca ilk defa bir cezaevi ziyaretine gidiyorum. Hayatımız boyunca ailemiz ilk defa böyle bir muameleye maruz kalıyor. Öz ailemden, çekirdek ailemden bahsetmiyorum, geniş aile olarak.
Çok zor bir gündü benim için. Gittik, Ekrem ile kucaklaştık. Tabii ağlaşma, duygusallık hat safhada. Bir saat doldu, çıkacağız. Kabus gibi hepsi. Bazı yaşadığınız duyguları kelimelere dökemiyorsunuz. Döktüğünüzde o, kelime kadar anlam kazanıyor. Aslında yetmiyor, o kelime sizin duygunuzu anlatmaya yetmiyor. Benimkisi de tam öyle. Anlatamam yaşadığım duyguyu. Ben Ekrem'i orada bırakıp çıkarken diğer yarımı bıraktım. Hayatımın yarısını orada bıraktım. Hala da hayatımın yarısı orada. O yüzden ben 19 Mart sabahına asılı kalmışım. Zaman etrafımdan dönüyor."
"En büyük şansım çocuklarım. Gerçekten öyle. Kızım ayrı güçlü, büyük oğlum ayrı, ortanca oğlum öyle. Bir yıl geçti, çocuklar bir yıl büyüdü değil. Çocuklar birkaç yıl birden büyüdüler. Şu çok önemli: Babalarının orada ne için olduğunu biliyorlar. Beren de biliyor, diğerleri de zaten biliyor. Bunun geçeceğini de biliyorlar.
Ülkenin gelmiş olduğu duruma böyle dışarıya çıkıp bakınca birisinin bunu yaşaması gerekiyormuş, o da bizmişiz. Çocuklar bunu çok net görüyorlar. Şimdi çok daha iyi anlıyorum neden kendini milletine emanet ettiğini. Çünkü sokakta gezen oydu. Çarşı, pazar dolaşan oydu. İnsanların içinde olan oydu. O biliyordu aslında milletin onu nasıl sevdiğini. O yüzden kendini milletine emanet etti. ‘Ne yapıp edip milletim beni burada bırakmayacak’ dedi ve gerçekten haklı çıktı."
"Bunu bir ‘yolsuzluk operasyonu’ şeklinde belki de bu insanlara geçirmeye çalıştılar ama başarılı olamadılar. Bu bir siyasi operasyondu ve halk bunu gördü. Bu bir siyasi operasyon. Çünkü bir yıl oldu, 12 ay oldu. O kadar çok iftiracı çıkarmalarına rağmen tek bir delil bulamadılar yaptıkları suçlamalara istinaden. Çünkü yok.
Binlerce kez teftiş edilmiş bir kurumdan sonradan suç üretemezsiniz. Dolayısıyla şu anda Ekrem İmamoğlu, bürokratlar ve arkadaşları haksız, hukuksuz, delilsiz suçlamalarla içeride esir tutuluyor. Tutsaklar, siyasi tutsak hepsi."
"Şimdi ben buradan şu soruyu sormak istiyorum aslında: Eğer biz burada bir ülke mücadelesi veriyorsak, bizim istediklerimiz belli. Bu ülkede adalet istiyoruz, demokrasi istiyoruz, eşitlik istiyoruz, hukuk işlesin istiyoruz ve her bireyin hakkı gözetilsin istiyoruz. Yoksulluk kalksın istiyoruz. Eğitim düzelsin istiyoruz. Üretim olsun istiyoruz. Ülkede refah olsun istiyoruz. İnsanlar huzurlu ve mutlu olsun istiyoruz. İnsani olarak bu isteklerin hangisi suç teşkil ediyor? ‘Hiçbiri’ diyeceksiniz.
Şimdi ben de soruyorum: Peki biz bunları isterken şu anda bu kadar acıları yaşıyoruz. Peki siz ne istiyorsunuz? Eğer varsa ortak isteklerimiz çünkü sizi de dinliyoruz, siz de bu ülkenin refahını istiyorsunuz, ferahlığını istiyorsunuz, ekonomiyi konuşuyorsunuz, siz de aynısını istiyorsunuz. Bizim istemediğimiz neyi istiyorsunuz da bizi suçluyorsunuz da biz bu kadar acıyı çekiyoruz aileler olarak? Varsa ortak isteklerimiz bu ülke için, bu ülkenin menfaati için öyleyse gelelim bir araya, ülkenin ortak menfaatinde buluşalım. Önemli olan bu ülke değil mi?"
"Önemli olan 86 milyon değil mi? Önemli olan Edirne'den, Erzurum'a, Antalya'dan, Trabzon'a insanların mutluluğu değil mi? Huzuru, refahı değil mi? Ekrem bunun için uğraşıyordu. Peki siz ne istiyorsunuz? Siz ne için çabalıyorsunuz? Bu kadar düşmanlaştırılma, bu kadar kutuplaştırma ne için? Üstelik de etrafımız yangın yeriyken. Ateş hattındayız şu anda.
Nasıl Ekrem İmamoğlu'nun Beylikdüzü’nde kendi işlerini yapabilmek adına dönemin belediye başkanıyla yaşadığı zorlukları aşmak için vermiş olduğu mücadele neyse, işini doğru ve düzgün yapabilmek adına vermiş olduğu mücadele neyse bugün yine şu anda dört duvar arasında direnerek vermiş olduğu mücadele aynı. ‘İşler doğru yapılsın, düzgün yapılsın, hukuki yapılsın ve her şey yolunda gitsin.’ O zamanki vermiş olduğu mücadele küçük bir mücadeleydi. Şimdiki büyük bir mücadele.
Ama özüne baktığınızda aynı. Şimdi ülke mücadelesi veriliyor içeride ve dışarıda. Onlar içeride, biz dışarıda ülke için mücadele veriyoruz. Bu mücadele bizim mücadelemiz değil yalnızca. Bu mücadele 86 milyonun mücadelesi, ülkenin mücadelesi ve Mustafa Kemal Atatürk'ün kurup bizlere emanet ettiği bir ülkenin mücadelesi, Cumhuriyet mücadelesi veriyoruz biz.”