Değerli okurlarım, mübarek Ramazan ayının bitminde Friedrich Nietzsche’nin “Ahlak Estetiktir” sözü geldi aklıma. Bu söz, ahlakın yalnızca bir değerler bütünü değil, insanın kendine ve topluma verdiği biçim olduğunu ima etmektedir. Bu bakış açısı ise, ahlakı soyut bir norm olmaktan çıkarır. Davranışların ritmi, üslubu, tonu ve görünüşü üzerinden ahlakı okunabilir bir estetik forma dönüştürür. Modern Türkiye’nin toplumsal yapısını incelendiğimizde, bu estetik boyutun hem güçlü hem de belirgin biçimde çelişkili olduğunu görüyoruz. Çünkü Türkiye’de ahlak, yalnızca ne yapılması gerektiği üzerinden değil, nasıl yapıldığı üzerinden de sürekli tartışılan bir alandır. Biz Türkler için davranışın içeriği kadar, o davranışın biçimi de toplumsal anlam taşır.
Ahlaki estetiğin özü, davranışın dışa yansıyan şekli ile içsel tutarlılığı arasındaki uyumda yatar. Bir toplumun ahlaki estetiği, bireylerin birbirine nasıl davrandığı, kamusal alanı nasıl paylaştığı, farklılıklarla nasıl ilişki kurduğu üzerinden okunur. Modern Türkiye’de bu estetik, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren hem modernleşme ideallerinin hem de geleneksel kültürün etkisiyle şekillenmiştir. Cumhuriyet’in erken döneminde kamusal davranışların düzenlenmesi, toplumsal ilişkilerin yeniden kurulması ve vatandaşlık bilincinin estetik bir çerçeve içinde tanımlanması, ahlakın biçimsel yönünü güçlendirmiştir. Ancak bu modernleşme süreci, zaman zaman toplumsal çeşitliliği yeterince dikkate almayan bir tek biçimlilik estetiği üretmiş; bireysel yaratıcılığın ve farklılıkların görünürlüğünü sınırlamıştır.
Örneğin, din özgürlüğü, modern Türkiye’de ahlaki estetiğin hem olumlu hem de sorunlu yönlerini aynı anda barındıran bir alan hâline gelmiştir. Farklı inançlara sahip bireylerin kamusal alanda yan yana var olabilmesi, birlikte yaşama kültürünün önemli bir kazanımıdır. Ancak toplumsal kutuplaşmanın arttığı dönemlerde din, estetik bir uyum alanı olmaktan çıkıp sert bir kimlik göstergesine dönüşebilir. Kamusal alanda farklı yaşam tarzlarının yan yana varlığı, hukuki olarak güvence altına alınmış olsa da, pratikte zaman zaman gerilimlere sebep olabiliyor. Ahlaki söylem, kimi dönemlerde içerikten çok gösteriye, simgesel üstünlük yarışına dönüşebiliyor. Böylece ahlakın estetik boyutu, incelikten uzak, gereksiz bir biçimsel sertliğe bürünebiliyor.
Modern şehir yaşamı da bu çelişkili estetiğin bir yansımasıdır. Şehirlerimizde bir metro vagonunda farklı yaşam tarzlarının yan yana oturabilmesi, birlikte yaşama estetiğinin güçlü bir göstergesidir. Ancak aynı şehirde trafikte sabırsızlık, kamusal alanda gerginlik, sosyal medyada sert ve ölçüsüz üslup gibi pratikler, ahlaki estetiğin zayıfladığı alanları açıkça ortaya koyabiliyor. Ahlak, çoğu zaman içerik düzeyinde güçlü bir değer olarak savunulsa da, biçim düzeyinde tutarsızlıklar gösterebiliyor. Bir davranışın “doğru” olduğuna dair toplumsal uzlaşı bulunabilir; fakat bu davranışın nasıl yapıldığı, hangi üslupla ifade edildiği, hangi estetik çerçeveye oturduğu ne yazık ki her zaman aynı özenle ele alınmaz.
Dijital kültür, modern Türkiye’de ahlaki estetiğin hem genişlediği hem de aşındığı bir alan yaratmıştır. Sosyal medyada dayanışma kampanyalarının örgütlenmesi, toplumsal duyarlılıkların görünür hâle gelmesi, ahlakın yeni biçimlerini ortaya çıkarıyor. Ancak aynı mecralarda hakaret kültürü, hızlı yargılar ve ahlaki estetikten yoksun bir iletişim tarzı da yaygındır. Bu durum, Nietzsche’nin ahlakı bir sanat eseri gibi düşünme çağrısıyla çelişiyor; çünkü sanatın gerektirdiği incelik, ölçü ve biçim, dijital iletişimde kolayca kayboluyor.
Geleneksel pratikler ise modern estetikle iç içe geçerek varlığını sürdürür. Dini ve Milli Bayramlarımız gibi ritüeller, modern Türkiye’de hâlâ ahlaki değerlerimizin önemli referanslarıdır. Ancak artık yalnızca dini ve milli bir ritüel olarak değil, toplumsal uyumun ve birlikte yaşama kültürünün bir göstergesi olarak da algılanabilir. Bayram ziyaretlerinde kuşaklar arası bağların güçlenmesi, ahlakın ahenkli bir düzen içinde yaşandığını gösteren örneklerdir.
Ahlak, yalnızca doğruyu bilmek değil, doğruyu biçimlendirmek, ona bir üslup kazandırmak, onu yaşanabilir ve görünür kılmaktır. Türk toplumlarında bu süreç hem geleneksel pratiklerde hem de modern toplumsal alanlarda devam ediyor. Maalesef bu süreç her zaman tutarlı, dengeli veya kapsayıcı değil. Ahlaki estetik, bugün hem güçlü bir birlikte yaşama kültürü üretmekte hem de toplumsal gerilimlerin görünür olduğu bir alana dönüşmektedir. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı hepimiz için kişisel ahlak estetiğimizi sorgulayabileceğimiz güzel bir fırsat olacağını düşünüyorum. Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklarımıza armağan ettiği bu güzel Milli Bayramımızın tüm ulusumuz için mutlu ve huzurlu geçmesini, dışa yansıttığımız ahlaki tutumumuzun, geleceğimizin temeli olan çocuklarımıza iyi örnek olmasını diliyorum. Sevgiler ve Selamlar Nejdet Niflioğlu