Toplumumuz hızla ve politikacılarımızın beklemedikleri biçimde yaşlanmaya başladı ve hazırlıksız yakalandık. Eskinin dede ve nineleri birdenbire kendi baba ve annelerinin bakım sorumluluğu ve yükü ile karşı karşıya kaldılar. Üstelik eskiden dede ve nine durumundaki bu kişiler enflasyon, adaletsiz gelir dağılımı, yetersiz sosyal güvence kıskacında kıvranmaktalar. Sosyal güvencesi olanların bile çoğunun geliri açlık sınırının olduğu için çalışmak zorundalar. Bu nedenle bulabilirlerse bedensel sınırlarını zorlayan işlerde çalışmaktan başka çareleri kalmamakta. Bulundukları yaşa sağlıklı bir yaşlanma süreciyle ulaşmadıkları için çoğu ağır süreğen hastalıkların pençesine düşmüş durumda. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi kendileri o yaşa gelince bir sonraki kuşak onlara bakım sorumluluğunu üstlenecek durumda olmayacak. Bu durum, sosyolojide ve psikolojideki “sandviç kuşak” kavramının daha da uç ve yaşlıları kapsayan bir biçimidir. Kendi yaşlılık sınırına dayanmış (60-70 yaş arası) bireylerin, 80 ve üstü yaşlarındaki anne ve babalarına bakmak zorunda kalması, tarihte eşine az rastlanan psikolojik ve ekonomik bir yük yaratmaktadır. Bu durumdaki kişiler büyük bir tükenmişlik ve süreğen yorgunluk içine düşmektedirler. Kendileri de fiziksel olarak yıpranmaya başlayıp, süreğen hastalıklarla mücadele ederken, yatalak veya yoğun bakıma muhtaç bir ebeveynin sorumluluğunu taşımak hem bedensel hem de zihinsel tükenişe yol açar. Kişi, yaşantısının bu döneminde “emeklilik, dinlenme ve torun sevme” hayalleri kurarken, birdenbire yeniden tam zamanlı bir “bakıcı” rolünü yükümlenmekte, kendi yaşantısını sürememe duygusunun yarattığı derin bir hayal kırıklığı içine düşmektedirler. Bu kuşak çok ağır bir ikilem içindedir: Çok sevdikleri anne ve babalarına karşı bilinçaltı bir yükümlülüğün öfkesi ardından “Anne/babam hakkında nasıl böyle düşünürüm?” diyen çok ağır bir suçluluk psikolojisine kapılabilmektedirler. Toplumun veya sistemin bu hızlı yaşlanmaya çözüm üretemediğini görmek, kişiyi sistemi karşısında tamamen yalnız ve çaresiz hissettirmektedir. Bütün bunlara gelecek ve kendi yaşlılıklarına dair kaygılar da ekleniyor. “Bana kim bakacak” korkusu en temel ve en yıkıcı korkudur. Ekonomik krizler, güvencesiz iş piyasası, ve yaşam pahalılığı nedeniyle kendi çocuklarının onlara bakamayacağını çok iyi bilirler. Bu durum, gelecekte tamamen ortada kalma ve terk edilme korkusu doğurmaktadır. Kendi ebeveynlerinin altını temizlerken, banyosunu yaptırırken veya demans süreçlerine tanık olurken, zihinlerini “Birkaç yıl sonra ben de bu duruma düşeceğim ve bana bunları yapacak kimse olmayacak” düşüncesi kemirmekte. Başkasına yük olma veya yatağa bağımlı ve yalnız kalma düşüncesi derin bir kaygı yaratır. Muhtaç olma ve onurunu yitirme endişesi, taşınması çok güç bir yüktür. Ebeveynlerinin ilaçları, bezleri, özel bakıcı veya huzurevi ücretleri gibi bakım masrafları nedeniyle kendi birikimlerini hızla eritirler. Kendileri yaşlandığında ellerinde hiçbir finansal güvence kalmayacağı için çok yoğun yaşlılıkta yoksullaşma korkusu yaşarlar. Buna çocuklarına yük olma suçluluğu eklenir. Yeni neslin iş güvencesinin olmadığını, geçim derdinde olduğunu görerek, kendi yaşlılıklarında onlara ayak bağı olmaktan, çocuklarının yaşamını karartmaktan korkmaktadırlar. Kısacası geçmişin sorumluluğu ile geleceğin belirsizliği arasında sıkışan bu kuşak hem bugünün fiziki yükünü taşıyıp hem de yarının yalnızlık ve yoksulluk tehditleriyle yüzleşirken en kırılgan toplumsal gruplardan birini oluşturmaktadırlar. Bilesiniz ki bu kişiler seslerini duyuramamakta; dertlerini dile getirmeye çalıştıklarında adeta görünmez olmaktadırlar. “Yaşlıları koruma haftası”, “yaşlılar yılı” vb. etkinliklerin de yaşamda hiçbir yararı ve sağaltıcı etkisi yoktur. Çürümenin gazı içeride şişti, şişti, sonunda patladı. Kokudan durulmuyor. Fon vurgununun içinden fırlayanlara bir göz atalım: Zaman zaman vurguladığımız çifte standardın saklanamaz düzeyde uygulandığı günlerden geçiyoruz. Gündemde fon vurgunundan Bakırköy Belediyesi’ne kadar iki uç konu var. Birincisi iktidarın icraatının bir sonucu, ikincisi yerel yönetimlerde tam iki yıl önce başlayan silkeleme operasyonlarının son halkası. Bugün 12. gün. Kocaeli 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde tutukluyum. Büyük Atatürk’ün bize verdiği en değerli hediyelerden Cumhuriyetin 103. yılını cezaevinde kutluyorum. Keşke bir bayrağım olsaydı da pencereme assaydım. Özgürlüğümüzü ne kadar bizden alsalar da Cumhuriyet içinde yaşadığımız gerçeğini değiştiremeyecekler. Neden cezaevinde olduğum ise malum. Suçum “haber yapmayarak” örgüte yardım. Ancak örgüte üye değilmişim. Nedir bu Türk gazetecilerinin çektiği? Mesleğe girdiği ilk günden başlayan itiş kakış... Çoğu işyerinde bir önceki ay işe başlayan gazeteci, bir sonrakini küçümsemekten zevk duyar. Azerbaycan’ın Türkiye’ye koyduğu tavrın meali bu. Bağımsız bir ülke olan Azerbaycan’ın iç işlerini ilgilendiren bir konuda aldığı karar hoşumuza gitmeyebilir ama eleştirme hakkımız yok. Sayısını bilmediğimiz danışmanlardan birinin sarf ettiği bir söz yüzünden kardeş iki ülke arasında çıkan kriz, belki bardağın taşan son damlasıydı. Geçtiğimiz hafta Azerbaycan, İran ve Brezilya ile ilgili olarak çok önemli gelişmeler yaşandı. Azerbaycan’da üç önemli ulusal tehdit bulunmaktadır. Birincisi, Ermenistan’la Karabağ’ın statüsü konusundaki anlaşmazlıklar. İkincisi, İran’daki ve Azerbaycan’daki Azerileri birleştirmeyi amaçlayan “Büyük Azerbaycan” projesinin yarattığı riskler ve İran ile Azerbaycan’ın karşı karşıya gelmesi olasılığı. Üçüncüsü de Azerbaycan’daki laiklik karşıtı örgütlenmeler. Mekke ittifakı üyesi üç ülke yetkililerinin Tahran’da İranlı yetkililerle yaptığı toplantı, birkaç düzlemde incelenmesi gereken önemdedir. Toplantının bir düzleminde, bölge açısından en önemli sorun olan ABD/İsrail-İran savaşı var ama bir diğer düzlemde de İran’ın Mekke ittifakına katılma olasılığı var. Ve bir üçüncü düzlemde de ABD’nin Ortadoğu güvenlik mimarisinin zayıflamasının yansımaları konusu var. Türkiye’de çiftçi yüklendiği tüm sorunlarla yalnız başına! Çiftçi aylarca uğraşıp yetiştirdiği ürünün karşılığını alamadığı gibi, bazen bu ürünü toplatmak için harcayacağı para, satıştan kazanacağından daha maliyetli hale geliyor. Ürününü dalında bıraksa zarar, toplasa yine zarar! 2. Dünya Savaşı sonunda dünyanın en zengin, en güçlü devleti olan ABD için “komünizm hayaleti” her zaman büyük bir tehlikeydi. Savaştan sonra Sovyetler Birliği’nin yükselmesinden, Çin’de komünist rejimin, Doğu Avrupa’da halk cumhuriyetlerinin kurulmasından rahatsız olan ABD, “Soğuk Savaş”ı başlattı. Vaclav Havel, “Güçsüzlerin Gücü”nde dükkânının vitrinine her sabah rejimi öven pankart asan bir manavdan söz eder. Manavın her gün ekmek teknesine birbirinden farklı pankartlar asmasının nedeni, var olan iktidara ve onun paydaşlarına duyduğu derin inanç değildir. Bu, bir anlamda düzenle uyum içinde olduğunu göstermenin yoludur. O, dikkat çekmemenin, gündelik hayatı sağlama almanın yolunu bulmuştur. Bertolt Brecht (1898-1956), kapitalist düzeni Marksist bir bakışla eleştirdiği Üç Kuruşluk Opera’da, “Önce ekmek gelir, ardından ahlak” der. Oyunda, ticaret ile suçun, saygınlık ile çıkarcılığın, yasal olan ile yasadışılığın sınırlarının giderek bulanıklaştığı bu dünya, aynı zamanda çürümenin toplumsal yaşamın bütününe yayıldığı bir dekadans dünyasıdır. Toplumumuz hızla ve politikacılarımızın beklemedikleri biçimde yaşlanmaya başladı ve hazırlıksız yakalandık. Eskinin dede ve nineleri birdenbire kendi baba ve annelerinin bakım sorumluluğu ve yükü ile karşı karşıya kaldılar. Üstelik eskiden dede ve nine durumundaki bu kişiler enflasyon, adaletsiz gelir dağılımı, yetersiz sosyal güvence kıskacında kıvranmaktalar. Sosyal güvencesi olanların bile çoğunun geliri açlık sınırının olduğu için çalışmak zorundalar. Üniversiteli iki genç kızımız Nehir ve Nevin, geleceklerinden kaygı duydukları, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i görevinden ayrılmaya çağırdıkları için tutuklandılar. Bakanın ziyaret edeceği Kadıköy Anadolu Lisesi parmaklıklarına astıkları pankartta, “Bize gelecek yoksa, sana huzur yok. Yusuf Tekin istifa” diye yazdılar. Galatasaray, Konyaspor karşısında, oyuna kaldığı yerden başlıyor. Hızlı, tutkulu, kararlı… Ve mutlu! Sezona adapte olması çileli olsa da, artık futbol oynamaktan keyif alıyor. Oysa, kolay bir takım değil Konyaspor. Nitekim maç başlar başlamaz hemen pozisyon üretiyorlar, seyircilerinin desteği ile avantajı ele geçirmeye çalışıyorlar. Olmuyor. Bertolt Brecht (1898-1956), kapitalist düzeni Marksist bir bakışla eleştirdiği Üç Kuruşluk Opera’da, “Önce ekmek gelir, ardından ahlak” der. Oyunda, ticaret ile suçun, saygınlık ile çıkarcılığın, yasal olan ile yasadışılığın sınırlarının giderek bulanıklaştığı bu dünya, aynı zamanda çürümenin toplumsal yaşamın bütününe yayıldığı bir dekadans dünyasıdır. Toplumumuz hızla ve politikacılarımızın beklemedikleri biçimde yaşlanmaya başladı ve hazırlıksız yakalandık. Eskinin dede ve nineleri birdenbire kendi baba ve annelerinin bakım sorumluluğu ve yükü ile karşı karşıya kaldılar. Üstelik eskiden dede ve nine durumundaki bu kişiler enflasyon, adaletsiz gelir dağılımı, yetersiz sosyal güvence kıskacında kıvranmaktalar. Sosyal güvencesi olanların bile çoğunun geliri açlık sınırının olduğu için çalışmak zorundalar. Üniversiteli iki genç kızımız Nehir ve Nevin, geleceklerinden kaygı duydukları, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i görevinden ayrılmaya çağırdıkları için tutuklandılar. Bakanın ziyaret edeceği Kadıköy Anadolu Lisesi parmaklıklarına astıkları pankartta, “Bize gelecek yoksa, sana huzur yok. Yusuf Tekin istifa” diye yazdılar. Cumhuriyetimizin 103. yıldönümünde, başta ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, silah arkadaşlarını, vatanımız için canlarını feda eden aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi sonsuz rahmet ve minnetle andık. Cumhuriyet, özgürlük, insanca varlık yolu; Atatürk’ün kurduğu çağdaş uygarlık yolu…” Bekir Sıtkı Erdoğan’ın bu dizelerinde olduğu gibi böylesi yüzlerce güzel marşla, şiirlerle sevmeye başladık Cumhuriyeti daha ilkokul yıllarında. O dizelerin ne anlama geldiğini o yaşlarda bilmesek de bu şiirlerin okunduğu, marşların söylendiği bayramlarda genci, yaşlısı, kadını, erkeği, çocuğuyla o coşkuyu hep birlikte yaşıyorduk. Değerli dostlar, Rahmetli İlber Hoca’ya sormuştum: “Hocam tarih tekerrür mü ediyor?” Gülmüş, “Bu derin bir mevzu” demişti. Onun derin bulduğu sulara girecek değilim ama büyük bir çoğunluğun tarihin tekerrür ettiğine inandığını biliyorum. Harari’nin kitaplarına bakarsanız, insanın bazı davranışları (örneğin yiyebileceğinden fazlasını alıp saklama telaşı) 70 bin yıllık insanlık tarihinin bile gerisine gidiyor. Siyaset iktidar olmak için yapılır. Bir siyasi partinin iktidar olabilmesi için üç veriye mutlaka gereksinimi vardır; her şeyden önce partinin bir ideolojisi olmalı. İkinci olarak bu ideolojiyi yansıtacak bir iktidar programı olacak ve son olarak bu programı uygulayabilecek bilinçli kadroları olmalı. İdeoloji önemlidir çünkü partinin hangi amaçlara odaklanması gerektiğini belirler. Türkiye’nin kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) sınırları, karasuları ötesindeki “deniz yetki alanı”nı oluşturmaktadır. Bu alana kısaca Mavi Vatan demek mümkündür. Mavi Vatan içinde “karasuları” tam egemenlik alanıdır. Karadeniz’de 12 mil, Ege ve Akdeniz’de 6 mil olarak uygulanmaktadır. Kıta sahanlığı ve MEB, genel bir kural olarak kıyı çizgisi boyunca belirlenen esas hatlardan itibaren 200 mil olarak belirlenir. Donald Trump dönemi ABD küresel jeopolitiği, küresel güç mücadelesinde asıl rakip Çin’e karşı Hint-Pasifik bölgesinde yoğunlaşmayı; Avrupa’nın güvenliğini Avrupalılara devretmeyi, Ortadoğu’da ise riskleri azaltmak ve tasarruf sağlamak amacı ile bölgeden çekilecek askeri gücünün oluşturacağı boşluğu, bölgesel ittifaklar ile doldurmayı esas almaktadır. Gücün tek bir elde ya da küçük bir elit yapıda toplandığı toplumlar, çoğu kez dinsel bir kisveye büründürülen buyruklarla yönetilirler. Eğitimimizden yiyeceğimize, giyeceğimize kadar her şeye yönetimdeki bu “seçkinler” grubu karar verir. Bugün, adalet açısından en yaygın yakınma konusu yargıda çifte standarttır. Bir memleketin medeniyet anlayışı, yalnızca yaptığı yollarla, yükselttiği binalarla ölçülmez. Kendisine emanet edilmiş bir yapıya, yaşlı bir ağaca, eski bir bahçeye nasıl davrandığı da o anlayışı gösterir. Ridley Scott’ın Gladyatör filmindeki o unutulmaz sahneyi hatırlayın: İmparator Commodus, arenanın tozlu zemininde General Maximus’un karşısına çıkacaktır. Türkiye’de haftalık çalışma süresi 45 saat ile AB ortalamasının tam dokuz saat üstünde. Bu ülke ağır bedellerin ülkesi. Bu ülke ağır sınavların ülkesi. Aslında yıllardır anmalarda konuşma yapmıyordum. Ve önceki geceye kadar da konuşmak gibi bir niyetim yoktu. Ermenistan-Azerbaycan barış süreci çoğunlukla Karabağ üzerinden değerlendiriliyor. Oysa sınırın hukuken tanımlanmasını zorlaştıran başlıklardan biri, Sovyet döneminin idari sınır pratiklerinden kalan eksklavlar. Türkiye Cumhuriyeti, Suudi Arabistan ve Pakistan devletleri arasında 7 Ağustos 2026 günü Mekke’de bir Ortak Savunma Antlaşması imzalandı. Değerli aydınımız Ahmet Taner Kışlalı’yı 21 Ekim 1999 Perşembe sabahı saat 09.40’ta Ankara’da evinin önünde uğradığı suikast sonucu yitirmiştik. Üniversite maceram, 12 Eylül öncesi ve sonrası olmak üzere iki kısımdan ibarettir. İstanbul’da geçen günlerde etkili olan ve son 84 yılın en kuvvetli yağışları arasında gösterilen sağanak; sel ve taşkınlara yol açarak can ve mal kayıplarına neden oldu. Dünyadaki varlıkların gerçek değeri ancak onu yitiren kişi ve gruplar tarafından ortaya çıkarılabilir. Ekim ayı, son rakamı çift olan yıllarda, barolarda seçim ayıdır. Erdoğan konuşmalarında sık sık “Türk, Kürt, Arap birlikteliği”ni öne sürüyor. “Fon krizi” tanımı, ülkemizde yapılan vurgunun sistem ile yapısal bağını gizlemeye, kişi eylemine indirgenmeye odaklanıyor. Türk siyasi tarihinde siyasi hamlelerin milletin gözü önünde bu derece açık ve pervasızca sahnelendiği bir dönem herhalde az görülmüştür. Günümüzde pek çok hastalık, aşılama ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarıyla önlenebilir veya riskleri azaltılabilir. 6 Ekim 2026 tarihli Resmi Gazete’de Anayasa Mahkemesi’nin Tayfun Kahraman Başvurusu(2) kararı yayımlanınca, bireysel başvuru hakkı veya öğretideki adıyla “anayasa şikâyeti” yeniden yargı gündemine girdi. Yazıya başlarken şunu belirtelim, üzerine konuşacağımız CHP, butlan talihsizliğine uğramadan önceki CHP’dir. Bedri Rahmi’nin “Oğlum Mernuş, sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun” demesinin üzerinden yarım asrı aşkın bir süre geçmesine karşın hâlâ otobüsü yakalayabilmiş değiliz. O da ne, özgürlüklerin kısıtlandığı, insanların düşüncelerinden dolayı içeriye atıldığı bir dönemde AKP genel başkanı, Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi”nden bir beyit okuyor! Hiçbir belediye başkanı ya da meclis üyesi yalnızca kara kaşı, kara gözü için transfer edilmez. “Adım Halime, köyde yaşıyorum, ilkokul bitince ortaokula nereye gideceğim diye düşünüyorum, yatılı ortaokul varmış, keşke babam beni oraya gönderse. Bilmiyorum ki nasıl bir yer!” Devlet, faaliyetlerini yürütmek için birtakım araçlara muhtaçtır. İstemeye istemeye de olsa Türkiye’nin kurucu partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nde derin bir siyasi ayrışma ve ayrılıklar yaşandı. Şükrü Erbaş birkaç dizeyle bazen sayfalar dolusu sosyoloji metninin anlatamadığını anlatıyor. Türk-ABD ilişkilerinde politik altyapı oluşturmak ve kamuoyu desteği sağlamak amacıyla siyasi çevrelerce sıklıkla “stratejik ortak” tanımı kullanılmaktadır. Cumhuriyet haber gövdesinde yer almaktadır: