Görünür Olmak ve Görünmez Duvarları Aşmak! Nejdet Niflioğlu kaleme aldı..
Değerli okurlarım, Machiavelli yüzyıllar önce insan doğasına dair öyle bir cümle kurmuş ki, bugün yurt dışında yaşayan gurbetçi Türklerin deneyimlerini neredeyse birebir açıklıyor: “İnsanlar, seni kendilerinden daha iyi olduğunu düşündüklerinde sana daha kötü davranırlar.” Bu söz, siyaset biliminin klasik metinlerinde geçse de, modern toplumların gündelik hayatında hâlâ sessiz bir yasa gibi işliyor. Özellikle de başarılarıyla görünür hâle gelen Türkler için. Çünkü başarı, sadece bireysel bir ilerleme değil; aynı zamanda sosyal hiyerarşideki yerleri yeniden tanımlayan bir güç gösterisi. Bu durum, Pierre Bourdieu’nün “Sembolik Sermaye” kavramıyla da açıklanabilir: Bir topluluk görünür başarı elde ettiğinde, bu başarı sadece ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal bir güç iddiasına dönüşür. Ve bu, ev sahibi toplumun bilinçaltında her zaman rahat karşılanan bir durum değildir.
Bugün Almanya’nın sağlık sisteminde kritik görevlerde çalışan Türk doktorların sayısı her yıl artıyor. Yapay kalp nakli alanındaki öncü çalışmalarıyla “Yılın Doktoru” seçilen sevgili arkadaşım Dr. Dilek Gürsoy’un başarısı, sadece tıbbi bir ilerleme değil; aynı zamanda göçmen kökenli bir kadının Avrupa’nın en kapalı profesyonel alanlarından birinde nasıl bir duvarı aşabildiğinin kanıtıdır. Benzer şekilde değerli arkadaşım ve proje ortağım Dr. Elif Cindik‑Herbrüggen’in aynı unvanı alması, bu başarının tesadüf değil, bir eğilim olduğunu gösteriyor. Bu iki isim, göç literatüründe (Portes & Zhou, 1993) “Yukarı doğru Sosyal Mobilite”nin somut örnekleri olarak değerlendirilebilir. Fakat bu başarıların ardından gelen tepkiler, çoğu zaman Machiavelli’nin sözünü doğrular nitelikte: Takdirden çok şaşkınlık, alkıştan çok mesafe, tebrikten çok “acaba nasıl oldu?” sorusu.
Ekonomik alanda da benzer bir tablo var. Almanya’da Türk işletmelerinin yıllık cirosu 50 milyar Euro’yu aşmış durumda; bu işletmeler binlerce kişiye istihdam sağlıyor. Bu durum, göç ekonomisi araştırmalarında (Light & Gold, 2000) “Etnik Ekonomi” olarak adlandırılan yapının güçlü bir örneği. Hollanda’da Türk girişimciler Teknoloji ve Lojistik sektörlerinde ülkenin en dinamik aktörleri arasında. Fransa’da Michelin yıldızlı restoran işleten Türk şefler, gastronomi dünyasında yeni bir estetik yaratıyor. Belçika’da Türk kökenli siyasetçiler artık sadece yerel meclislerde değil, federal düzeyde de söz sahibi. Baden-Württemberg eyaletine Cem Özdemir ilk Türk kökenli Başbakan seçildi. Bu başarılar, Avrupa’nın ekonomik ve siyasi yapısında Türklerin artık “misafir” değil, “aktör” olduğunu gösteriyor. Fakat tam da bu nedenle, başarı çoğu zaman bir hayranlık değil, bir rekabet duygusu uyandırıyor. Sosyal psikolojide (Stephan & Stephan, 2000) buna “Tehdit Algısı” denir; bir grubun yükselişi, diğer grubun statüsünü tehdit eder.
Eğitim alanında Türk gençlerinin yükselişi de dikkat çekici. Almanya’da bazı üniversitelerde Mühendislik ve Tıp fakültelerinde Türk kökenli öğrencilerin oranı yüzde 10’lara yaklaşmış durumda. İngiltere’de Türk akademisyenler Yapay Zekâ, Nörobilim ve Ekonomi alanlarında dünyanın en saygın Üniversitelerinde ders veriyor. Bunlardan biri, Münih FOM Yüksek Okulda, Ekonomi Profesörlüğü görevini yürüten değerli arkadaşım Prof. Kemal Orak, diğerleri
Esslingen Yüksek Okulunda görevli Prof. Neşe Sevsay ve Prof. Fırat Yüce örnek teşkil etmektedir. Avusturya’da Türk öğrenciler Lise bitirme sınavlarında yıllardır ülke ortalamasının üzerinde başarı gösteriyor. Bu tablo, göçmen kökenli bir topluluğun eğitim yoluyla sosyal mobiliteyi nasıl kullandığını gösteren güçlü bir örnek. Fakat yine aynı soru: Bu başarılar neden çoğu zaman “İstisna” olarak sunuluyor? Belki de cevap, Machiavelli’nin beş yüz yıl önce söylediği o basit cümlede saklıdır.
Spor ve sanat alanlarında da benzer bir görünürlük var. Bundesliga’da ve hatta Alman milli takımında kritik pozisyonlarda oynayan Türk kökenli futbolcular, sevgili arkadaşlarım Fırat Arslan ve Özlem Şahin gibi Dünya ve Avrupa şampiyonlukları kazanan boksörlerimiz, değerli arkadaşlarım Gökhan Arslan ve İsmail Akkılıç gibi Kick Boks Dünya ve Avrupa şampiyonları, tiyatro sahnelerinde ve film festivallerinde ödüller alan Türk sanatçılar, Avrupa’nın kültürel dokusuna yeni bir ritim katıyor. Medyada Türk kökenli gazeteciler ana akım televizyonlarda program sunuyor, değerli arkadaşım Ramazan Kara gibi haber merkezlerinde kritik görevler üstleniyor. Sivil toplumda ise göçmen hakları, kadın hakları ve kültürel diyalog alanlarında kurulan Türk dernekleri, Avrupa’nın demokratik yapısına katkı sunuyor. Bu tablo, göç araştırmalarında (Vertovec, 2001) “Transnasyonel Kimlik” olarak adlandırılan yeni bir aidiyet biçiminin güçlendiğini gösteriyor.
Fakat başarı arttıkça, görünürlük de artıyor; görünürlük arttıkça, Machiavelli’nin sözündeki o eski refleks yeniden devreye giriyor. Bir Türk doktorun beyaz önlüğü, bir Türk akademisyenin kürsüsü, bir Türk girişimcisinin büyüyen şirketi, bir Türk sporcunun madalyası, bir Türk sanatçının sahnedeki varlığı… Bunların her biri, ev sahibi toplumun bilinçaltında “bizim alanımıza mı giriyorsun?” sorusunu tetikleyebiliyor. Bu soru çoğu zaman yüksek sesle sorulmaz; ama davranışlarda, bakışlarda, kurumsal bariyerlerde kendini belli eder. Akademik literatürde (Acker, 2006) buna “Görünmez Eşik” denir; Machiavelli ise daha basit söylemişti: İnsanlar, seni kendilerinden daha iyi olduğunu düşündüklerinde sana daha kötü davranırlar.
Tüm bunlara rağmen Yurt dışındaki Türklerin en güçlü tarafı, dayanıklılık kültürüdür. Ayrımcılığa uğrar ama yine de çalışır; görmezden gelinir ama yine de üretir; ciddiye alınmaz ama yine de kendini geliştirir. Ve belki de en önemlisi, tüm bu yükleri çoğu zaman mizahla taşır. Bu alanda sevgili arkadaşım Erdoğan Karayel’in çalışmaları dikkat çekmektedir. Bu mizah, akademik literatürde “Direnç Stratejisi” olarak geçer; günlük hayatta ise basitçe “Gülüp Geçmek” diye bilinir. Machiavelli bugün yaşasaydı, muhtemelen bu tavrı şöyle yorumlardı: Güçlü olan, duygularını değil stratejisini yönetir.
Yurt dışındaki Türklerin hikâyesi, görünmez engelleri aşarak görünür başarılar yaratmanın hikâyesidir. Dr. Dilek Gürsoy’un ve samimi dostum Prof. Serdar Demirel’in ameliyathanedeki cesaretleri, Dr. Elif Cindik‑Herbrüggen’in tıp dünyasındaki kararlılığı, Avrupa’nın dört bir yanında büyüyen Türk işletmelerinin ekonomik gücü, üniversite sıralarında yükselen gençlerin emeği, siyasette söz sahibi olan temsilcilerin cesareti, spor sahalarında ter döken şampiyonların azmi, sanat sahnelerinde alkışlanan performansların emeği… Bunların hepsi, Machiavelli’nin sözünü tersine çeviren bir gerçeği gösteriyor: İnsanlar seni tehdit olarak gördüklerinde seni küçümser; ama sen, onların seni küçümsemesinden güç devşiriyorsan, asıl üstün olan sensindir. Gurbetçi Türklerin 65 yıllık göç tarihindeki sessiz ama derin başarısı tam olarak budur: Hem görünür olmak hem de görünmez duvarları aşmak. Mübarek Kurban Bayramınızı candan kutluyorum. Sevgiler ve Selamlar Nejdet Niflioğlu