3 Kasım'da Amerikan seçmeni yalnızca Kongrenin yeni üyelerini belirlemeyecek; aynı zamanda Trump'ın ikinci döneminin kalan iki yılına ilişkin önemli bir siyasi mesaj verecek. Demokratların her iki kanadı da kazanması durumunda Washington'da daha fazla siyasi kutuplaşma, kurumsal mücadele ve yasama-yürütme gerilimi yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Bu seçimler, Donald Trump'ın ikinci başkanlık döneminin geri kalan iki yılı açısından oldukça kritik bir siyasi dönemece işaret ediyor. Amerikan seçmeni, 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi'nin tamamını ve 100 üyeli Senato'nun yaklaşık üçte birini yeniden belirlemek üzere sandık başına giderken, seçimlerin sonucunda Kongrenin her iki kanadında da siyasi dengelerin değişme ihtimali güçleniyor. Özellikle Demokratların Temsilciler Meclisinde çoğunluğu ele geçirmesine kesin gözüyle bakılırken, Senatoda kafa kafaya bir yarış gözlemleniyor. 3 Kasım seçimlerini sadece Kongredeki sandalye dağılımı üzerinden okumak eksik kalacaktır. Trump'ın ikinci döneminde uygulamaya koyduğu ekonomi, göçmenlik ve dış politika ajandasının Amerikan seçmeni tarafından ne ölçüde benimsendiği bu seçimlerde gerçek bir testten geçecek. Dolayısıyla sandıktan çıkacak sonuç, bir yandan Trump'ın kalan iki yıllık başkanlık süresinin siyasi sınırlarını belirlerken, diğer yandan 2028 başkanlık seçimlerine giden süreçte Amerikan siyasetinin istikametine ilişkin önemli mesajlar verecek. Ancak kesin olan durum şu: Demokratların hem Senatoda hem de Temsilciler Meclisinde çoğunluğu elde etmesi durumunda 2028'e kadarki süreç, Amerikan siyasi tarihinin "en kanlı" siyasi hesaplaşma dönemlerinden biri olmaya aday görünüyor. ABD'de ara seçimlerin görevdeki başkan açısımdan genellikle olumsuz sonuçlar doğurduğu Amerikan siyasi tarihinin bilinen bir gerçeğidir; başkanın partisinin Kongrede sandalye kaybetmesi Amerikan siyasi tarihinde adeta normal görülür. Bununla birlikte Trump'ın ikinci dönemindeki siyasi atmosfer, bu seçimlere önceki örneklerden farklı bir anlam yüklüyor. 2024 seçimlerini ekonomi, enflasyon, sınır güvenliği ve uluslararası çatışmalardan uzak durma vaatleriyle kazanan Trump, ikinci döneminde oldukça farklı bir tabloyla karşı karşıya. Özellikle İran'la savaşın ekonomik maliyeti, yükselen enerji fiyatları ve Amerikan halkının gündelik hayatını doğrudan etkileyen hayat pahalılığı, Cumhuriyetçilerin seçim kampanyasında savunmak zorunda kaldıkları başlıca konular arasındadır. Burada dikkat çekici olan, Trump'ın 2024'te kendisini Beyaz Saray'a taşıyan seçmen koalisyonunun önemli bir bölümünü oluşturan bağımsız ve kararsız seçmenlerin ekonomik beklentilerinin ne ölçüde karşılandığı sorusudur. Trump'ın sadık MAGA tabanındaki desteğini koruması elbette Cumhuriyetçiler için önemli bir avantaj; ancak Kongre seçimlerinin kaderini belirleyecek olan, zaten Trump'a oy vermeye hazır Cumhuriyetçilerden ziyade iki parti arasında gidip gelebilen seçmenlerin tercihi olacaktır. Demokratlar da tam olarak bu seçmen kitlesini hedef alıyor. Trump'ın ekonomi politikalarının beklenen sonuçları vermediği, İran savaşının Amerikan ekonomisine yeni maliyetler yüklediği ve Cumhuriyetçilerin Washington'daki tüm siyasi gücü ellerinde tutmalarının sağlıklı olmadığı söylemi, Demokratların kampanyasının temelini oluşturuyor. Öte yandan Cumhuriyetçiler, Trump'ın göçmenlik ve sınır güvenliği konularındaki politikalarını öne çıkararak özellikle muhafazakâr seçmeni sandığa taşımaya çalışıyor. Demokratların yeniden güçlenmesinin Trump'ın ikinci dönemindeki kazanımlarını tersine çevireceği iddiası da Cumhuriyetçi kampanyanın önemli unsurlarından biri olmuş durumda. Seçimlere sayılı günler kala ulusal kamuoyu araştırmalarında Demokratların Cumhuriyetçilere karşı kayda değer ölçüde avantajlı olduğu görülüyor. Ancak Amerikan seçim sisteminin kendine özgü yapısı nedeniyle ulusal anketlerdeki üstünlüğün Kongredeki sandalye dağılımına aynı oranda yansımayabileceğini hatırlamak gerekiyor. Temsilciler Meclisinde Demokratların çoğunluğu elde etme ihtimali, Senatoya kıyasla daha güçlü gözüküyor. Özellikle banliyölerde yaşayan eğitimli seçmenlerin tercihleri, bağımsız seçmenlerin Trump'a yönelik memnuniyetsizliği ve Demokrat seçmenlerin sandığa katılım oranı, Temsilciler Meclisindeki dengeleri önemli ölçüde belirleyecek. Senatoda ise Cumhuriyetçilerin mevcut 53-47 üstünlüğü, Demokratların işini bir miktar zorluyor. Demokratların çoğunluğu elde edebilmek için kendi sandalyelerini korumalarının yanı sıra Cumhuriyetçilerin elindeki en az dört sandalyeyi kazanmaları gerekiyor. Bu noktada Maine, Kuzey Carolina, Ohio, Alaska ve Teksas gibi eyaletlerdeki yarışlar önem kazanıyor. Ancak Demokratların Georgia ve Michigan gibi eyaletlerdeki mevcut sandalyelerini korumaları da çoğunluk hesabının önemli bir parçası. Dolayısıyla Demokratların Temsilciler Meclisini kazanması ile Kongrenin her iki kanadında çoğunluğu sağlaması arasında ciddi bir siyasi fark bulunuyor. Peki Demokratların hem Temsilciler Meclisini hem de Senatoyu kazanması durumunda Trump nasıl bir Washington bekliyor? Öncelikle Demokratların Kongrenin iki kanadını da ele geçirmesi, Trump'ın ikinci döneminde şimdiye kadar sahip olduğu yasama desteğini büyük ölçüde kaybetmesi anlamına gelecektir. Bu durum Trump'ın başkanlık yetkilerini elbette ortadan kaldırmayacak ve onun veto yetkisini elinden almayacak, ancak özellikle bütçe, kamu harcamaları, federal atamalar ve kapsamlı yasal düzenlemeler konusunda Trump'ın hareket alanını ciddi biçimde daraltacaktır. Demokratların elindeki en önemli siyasi enstrümanlardan biri Kongrenin denetim ve soruşturma yetkileri olacaktır. Trump yönetiminin göçmenlik uygulamalarından federal kurumların yeniden yapılandırılmasına, İran savaşının maliyetinden yönetimin çeşitli kararlarının hukuki dayanaklarına kadar birçok konu Kongre komitelerinin gündemine taşınabilir. Bu noktada Trump'ın ilk başkanlık döneminde Demokratların kontrolündeki Temsilciler Meclisiyle yaşadığı mücadeleyi hatırlamak gerekiyor. 2018 ara seçimlerinin ardından başlayan süreç, Trump'a yönelik iki ayrı azil girişiminin de önünü açmamıştı. Demokratların yeni dönemde benzer azil süreçlerini gündeme getirmesi kimse için sürpriz olmayacaktır. Burada önemli bir ayrıntı var: Demokratların Kongrede çoğunluğu sağlamaları, Trump'ı görevden alabilecekleri anlamına gelmiyor. Temsilciler Meclisinde azil sürecini başlatmak mümkün olsa da Senatoda Trump'ın suçlu bulunup azledilebilmesi için gereken üçte iki çoğunluk, Cumhuriyetçi senatörlerin önemli bir bölümünün desteği olmadan ulaşılamayacak bir eşiktir. Dolayısıyla Trump'a yönelik azil soruşturmaları Washington'daki siyasi kara bulutların sayısını artıracak, ancak bu durum Trump'ı azletmeye yetmeyecektir. Diğer yandan Demokratların Senatoyu kontrol etmesi, Trump'ın özellikle federal yargı ve üst düzey bürokrasiye yönelik atamalarında önemli sorunlar yaşamasına neden olabilir. Yüksek Mahkemede ortaya çıkabilecek muhtemel bir boşluğun doldurulması ise başlı başına bir siyasi krize dönüşebilir. Bununla birlikte Trump'ın Kongreyi kaybetmesi halinde başkanlık kararnameleri ve yürütme yetkileri üzerinden kendi siyasi ajandasını sürdürmeye çalışması da kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla Demokratların olası zaferi, Trump'ı siyasi olarak tamamen etkisizleştirmesinden ziyade Beyaz Saray ile Kongre arasındaki güç mücadelesinin sertleşmesi ve Demokratların elinin ciddi anlamda güçlenmesi anlamına gelecektir. Kongrenin Demokratların kontrolüne geçmesinin Amerikan dış politikasında da önemli yansımaları olacaktır. Her ne kadar ABD başkanlığı dış politikada oldukça geniş yetkilere sahip olsa da Kongrenin bütçe, yaptırımlar, silah satışları ve savaş yetkileri üzerindeki rolü, Beyaz Saray'ın tamamen bağımsız hareket etmesini engelleyen önemli bir unsurdur. Özellikle İran savaşı, Demokratların Trump yönetimini sıkıştırabilecekleri en önemli dış politika başlıklarından biri olacaktır. Savaşın hukuki zemini, Amerikan ekonomisine maliyeti ve Trump'ın İran konusunda uzun vadede neyi hedeflediği gibi soruların Kongrede daha yoğun tartışılması beklenebilir. Bu durumun, Trump'ın İran'a karşı agresif adımlar atmasının önünü tamamen olmasa da önemli ölçüde kapatması beklenebilir. Ancak, elbette, Demokratların İran konusunda Trump'a karşı çıkmaları, otomatik olarak Tahran'a yönelik daha yumuşak bir politika izleyecekleri anlamına da gelmiyor. İran'ın nükleer kapasitesi ve İsrail'in güvenliği gibi konularda Washington'daki iki parti arasında önemli görüştüğü ortaklıklar bulunmaktadır. Dolayısıyla İran politikasında 180 derece bir değişimden ziyade siyaseten bir "rota düzeltmesi" beklenebilir. Rusya-Ukrayna savaşı ve NATO'nun geleceği de yeni Kongrenin dış politika gündeminde önemli yer tutacaktır. Demokratların özellikle Avrupa ile geleneksel ittifak ilişkilerinin korunması ve Ukrayna'ya desteğin sürdürülmesi konusunda Trump yönetimine baskı yapmaları beklenebilir. İsrail konusunda ise daha karmaşık bir tablo söz konusu. Demokrat Parti içinde özellikle ilerici kanadın İsrail'e koşulsuz destek verilmesine yönelik eleştirileri giderek artarken, partinin geleneksel merkez kanadı İsrail'in güvenliğini Amerikan dış politikasının temel öncelikleri arasında görmeye devam ediyor. Ancak özellikle genç Demokrat seçmenin İsrail ve Netanyahu politikalarına karşı ciddi memnuniyetsizliği, Demokratların bu konudaki oyun alanını hissedilir biçimde etkileyecektir. Ancak toplamda düşünülürse, Demokratların Kongreyi kazanması, Washington'ın İsrail politikasında köklü bir değişimin garantisi olmayacaktır. Türkiye-ABD ilişkileri açısından bakıldığında ise Demokratların Kongrede güçlenmesi, özellikle savunma sanayii işbirliği ve bölgesel güvenlik konularında Ankara'nın karşısına yeni siyasi engeller çıkarabilir. Bu bakımdan Kongrede çoğunluğun Demokratlara geçmesi durumunda, Trump yönetiminin F-35 satışı, CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve benzeri konulardaki olumlu yaklaşımının Kongre kanadında nereye evrileceği merak konusu olacaktır. Bununla birlikte Türkiye'nin NATO içindeki konumu, Karadeniz güvenliği, Suriye ve Rusya-Ukrayna savaşındaki rolü, Ankara-Washington hattındaki yapıcı sürecin devamını sağlayabilecek temel konular olmaya devam edecektir. 3 Kasım seçimlerinden Demokratların güçlü bir zaferle çıkması, hiç kuşkusuz Trump'ın ikinci başkanlık dönemine vurulmuş önemli bir siyasi darbe olacaktır. Ancak böyle bir sonucun Trump'ın Cumhuriyetçi Parti üzerindeki etkisinin sona erdiği ya da Amerikan siyasetindeki Trumpizm olgusunun gerilemeye başladığı şeklinde yorumlanması için henüz erken. Zira Trump'ın 2016'dan bu yana Amerikan siyasetinde yarattığı dönüşüm, sadece bir başkanın seçim performansıyla açıklanamayacak kadar derindir. Cumhuriyetçi seçmen tabanının önemli bir bölümünün benimsediği göçmenlik, ekonomi, milliyetçilik ve dış politika anlayışı, Trump'ın şahsının ötesinde siyasi bir karşılık bulmuştur. Bu yönüyle 2028'de olası bir JD Vance adaylığında Cumhuriyetçi tabandaki "Trumpizm" işlemeye devam edecektir. Öte yandan Cumhuriyetçilerin ağır bir seçim yenilgisi alması, 2028 başkanlık seçimlerine giderken parti içinde yeni tartışmaları da beraberinde getirebilir. Trump'ın siyasi mirasını kimin devralacağı ve Cumhuriyetçilerin Trump sonrası dönemde nasıl bir çizgi izleyeceği soruları daha fazla gündeme gelebilir. Sonuç olarak 3 Kasım'da Amerikan seçmeni yalnızca Kongrenin yeni üyelerini belirlemeyecek; aynı zamanda Trump'ın ikinci döneminin kalan iki yılına ilişkin önemli bir siyasi mesaj verecektir. Demokratların her iki kanadı da kazanması durumunda Washington'da daha fazla siyasi kutuplaşma, kurumsal mücadele ve yasama-yürütme gerilimi yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Ancak Trump'ın siyasi kariyerine bakıldığında, karşılaştığı krizleri kendi seçmen tabanını konsolide etmek için kullanma konusunda oldukça başarılı olduğu da unutulmamalıdır. Dolayısıyla Demokratların Kongrede çoğunluğu ele geçirmesi, Trump'ın siyasi gücünün sonu olmaktan ziyade Amerikan siyasetinde 2028'e kadar sürecek yeni bir "politik fırtınanın" başlangıcı olabilir.」,