Neox Medya - Spor - Gündem Son Dakika Haberleri
⌂
Anasayfa ›Gündem
Gündem

Dekadans - Okan Toygar

Okan Toygar'ın kaleme aldığı yazıda, Brecht'in 'Önce ekmek gelir, ardından ahlak' sözüyle başlayan dekadans kavramı, toplumsal çürüme, ekonomik zorluklar ve siyasi yozlaşma üzerinden inceleniyor.

Yayınlama: 31.10.2026 - 05:20 Kaynak: Haber Merkezi
Paylaş:

Bertolt Brecht (1898-1956), kapitalist düzeni Marksist bir bakışla eleştirdiği Üç Kuruşluk Opera’da, “Önce ekmek gelir, ardından ahlak” der. Oyunda, ticaret ile suçun, saygınlık ile çıkarcılığın, yasal olan ile yasadışılığın sınırlarının giderek bulanıklaştığı bu dünya, aynı zamanda çürümenin toplumsal yaşamın bütününe yayıldığı bir dekadans dünyasıdır. Fransız düşünür ve eleştirmen Paul Bourget (1852-1935) dekadans kavramını toplumu bir arada tutan bağların çözülmesiyle açıklar. Toplumu bir organizmaya benzeten Bourget’ye göre, parçalar bütünden ayrıştıkça toplumsal bütünlük de çözülmeye başlar.

Marx (1818-1883) ve Engels’in (1820-1895) Komünist Manifesto’da belirttiği gibi, kapitalist düzende insanın değeri parayla ölçülmeye başlar. Böyle bir düzende para yalnızca bir değişim aracı olmaktan çıkar; başarının, saygınlığın ve insanın toplumsal değerinin ölçüsüne dönüşür. “İnsanlıktan çıkmak” sözü tam da burada gerçek anlamını bulur. Para, insanın değerler sistemine yerleştirilmiş bir bomba gibi, zamanla o sistemi parçalar, yıkar, tahrip eder. İnsan hiçleşir, bütün yaşamsal ilişkileri yozlaşır!

Gerçekten de paranın yaşamda giderek daha belirleyici duruma gelmesiyle, mesleklerin kendi değerleri ve başarı ölçütleri de giderek aşınıyor; başarı, sayılar, kazanç ve performansla tanımlanmaya başlanıyor. İyi gazetecilik için okunma ve izlenme oranları, iyi hekimlik için daha çok hasta bakmak belirleyici oluyor. Böylece niteliğin yerini nicelik, toplumsal yararın yerini kazanç, mesleki değerlerin yerini performans alıyor. Bu anlayışın sonuçları, söz konusu insan sağlığı olduğunda çok daha ağır olabiliyor.

Kazanç tıbbi gerekliliğin önüne geçtiğinde hasta, tedavi edilmesi gereken bir insan olmaktan çıkıp gelir sağlayan bir araca dönüşebiliyor. İki yıl önce ülke gündemini sarsan ve “yenidoğan çetesi” olarak bilinen olay, bunun varabileceği noktayı bütün ürkütücülüğüyle gösteriyordu. İnsanın insan olmaktan çıkmasının en korkunç hallerinden biri, dünyaya yeni gelen savunmasız bebeklerin yaşamının bile kâr uğruna ikinci plana atılabilmesiydi.

Mesele birkaç kişinin ahlaksızlığı ya da işlediği suçların çok ötesindedir; insan yaşamının maddi çıkara konu olabilmesi, artık bireysel bir ahlak sorunundan değil, toplumsal bir çürümeden söz etmeyi gerektirir. Günümüzde bu değer aşınmasının izlerine siyasette de rastlıyoruz. Üstelik buradaki çürüme, yalnızca rüşvet, yolsuzluk ya da kamu kaynaklarının yağmalanmasıyla sınırlı değil. Seçmenin iradesini para ya da maddi çıkarla etkilemeye çalışmak, montaj görüntülerini gerçekmiş gibi kullanmak, yıllarca savunduğu düşünceleri bir makam uğruna terk ederek dün karşısında durduğu siyasi anlayışın safına geçmek de aynı çürümenin farklı yüzleri.

Hepsinde ortak olan, amaca ulaşmak için kullanılan yöntemin giderek önemsizleşmesi; sonucun, ona nasıl ulaşıldığının önüne geçmesi. Bu aşınmanın izlerine medyada ve aydın çevrelerinde de rastlıyoruz. Siyasal hedefler uğruna eleştirinin ertelenmesi, yanlışların görmezden gelinmesi ya da meşrulaştırılması, eleştirel düşüncenin alanını daraltıyor. Dekadans her zaman yoksulluk ve sefalet görüntüleriyle karşımıza çıkmaz; kimi zaman gösterişli yaşamların ve sahte bir ihtişamın ardına gizlenir.

Böyle zamanlarda vicdan erdem olmaktan çıkar, saflıkla bir tutulur; dürüstlük beceriksizlikle, nezaket ve merhamet zayıflıkla, ilkeli olmak ise işini bilmemekle özdeşleştirilir. Bunlar, toplumun geniş kesimlerinin yoksullaştığı günümüzde de yaşanıyor. Bir yanda barınmak, eğitim ve sağlık gibi en temel haklara ulaşmak gittikçe güçleşirken, diğer yanda ölçüsüz bir zenginlik gözler önüne seriliyor. Böylesi bir yoksulluk ortamının toplumsal değerleri ve insan davranışlarını etkilememesi düşünülemez. Ancak bu, yoksulluğun insanı ahlaksızlaştırdığı anlamına gelmez.

Yoksulluk insanın seçeneklerini daraltıp yaşamını sürdürebilmek için onu normal koşullarda kabul etmeyeceği koşullara razı olmak zorunda bırakabilse de bunun insanı kendi doğrularından vazgeçmeye sürüklemesi kaçınılmaz değildir. Bugün neoliberalizm rüzgârının güçlü biçimde estiği bir dünyada yoksulluğun kuşaktan kuşağa aktarılması ve bunun olağanlaştırılması, içinde yaşadığımız düzenin hangi değerler üzerine kurulduğunu gösterir. Bu nedenle sorgulanması gereken, yoksulluğun insanları sürüklediği durumlar değil, onları bu çaresizliğe mahkûm eden kapitalist düzendir.

Çıkış yolu, yalnızca ekonomiyi düzeltmekten ya da topluma ahlak dersi vermekten geçmiyor. İnsanca yaşamanın maddi koşullarını sağlamak kadar, yaşamı hangi değerler üzerine kuracağımız da önem taşıyor. Bu anlayışla paranın karşısına insanı, kârın karşısına emeği, performansın karşısına niteliği, kişisel çıkarın karşısına kamusal yararı koymak gerekiyor. Dekadans: Çöküş, yozlaşma ve ahlaki veya kültürel bozulma anlamına gelir. Çürümenin gazı içeride şişti, şişti, sonunda patladı. Kokudan durulmuyor. Fon vurgununun içinden fırlayanlara bir göz atalım: Zaman zaman vurguladığımız çifte standardın saklanamaz düzeyde uygulandığı günlerden geçiyoruz.

Gündemde fon vurgunundan Bakırköy Belediyesi’ne kadar iki uç konu var. Birincisi iktidarın icraatının bir sonucu, ikincisi yerel yönetimlerde tam iki yıl önce başlayan silkeleme operasyonlarının son halkası. Bugün 12. gün. Kocaeli 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde tutukluyum. Büyük Atatürk’ün bize verdiği en değerli hediyelerden Cumhuriyetin 103. yılını cezaevinde kutluyorum. Keşke bir bayrağım olsaydı da pencereme assaydım. Özgürlüğümüzü ne kadar bizden alsalar da Cumhuriyet içinde yaşadığımız gerçeğini değiştiremeyecekler. Neden cezaevinde olduğum ise malum. Suçum “haber yapmayarak” örgüte yardım. Ancak örgüte üye değilmişim.

Nedir bu Türk gazetecilerinin çektiği? Mesleğe girdiği ilk günden başlayan itiş kakış... Çoğu işyerinde bir önceki ay işe başlayan gazeteci, bir sonrakini küçümsemekten zevk duyar. Azerbaycan’ın Türkiye’ye koyduğu tavrın meali bu. Bağımsız bir ülke olan Azerbaycan’ın iç işlerini ilgilendiren bir konuda aldığı karar hoşumuza gitmeyebilir ama eleştirme hakkımız yok. Sayısını bilmediğimiz danışmanlardan birinin sarf ettiği bir söz yüzünden kardeş iki ülke arasında çıkan kriz, belki bardağın taşan son damlasıydı. Geçtiğimiz hafta Azerbaycan, İran ve Brezilya ile ilgili olarak çok önemli gelişmeler yaşandı.

Azerbaycan’da üç önemli ulusal tehdit bulunmaktadır. Birincisi, Ermenistan’la Karabağ’ın statüsü konusundaki anlaşmazlıklar. İkincisi, İran’daki ve Azerbaycan’daki Azerileri birleştirmeyi amaçlayan “Büyük Azerbaycan” projesinin yarattığı riskler ve İran ile Azerbaycan’ın karşı karşıya gelmesi olasılığı. Üçüncüsü de Azerbaycan’daki laiklik karşıtı örgütlenmeler. Mekke ittifakı üyesi üç ülke yetkililerinin Tahran’da İranlı yetkililerle yaptığı toplantı, birkaç düzlemde incelenmesi gereken önemdedir.

Toplantının bir düzleminde, bölge açısından en önemli sorun olan ABD/İsrail-İran savaşı var ama bir diğer düzlemde de İran’ın Mekke ittifakına katılma olasılığı var. Ve bir üçüncü düzlemde de ABD’nin Ortadoğu güvenlik mimarisinin zayıflamasının yansımaları konusu var. Türkiye’de çiftçi yüklendiği tüm sorunlarla yalnız başına! Çiftçi aylarca uğraşıp yetiştirdiği ürünün karşılığını alamadığı gibi, bazen bu ürünü toplatmak için harcayacağı para, satıştan kazanacağından daha maliyetli hale geliyor. Ürününü dalında bıraksa zarar, toplasa yine zarar! 2.

Dünya Savaşı sonunda dünyanın en zengin, en güçlü devleti olan ABD için “komünizm hayaleti” her zaman büyük bir tehlikeydi. Savaştan sonra Sovyetler Birliği’nin yükselmesinden, Çin’de komünist rejimin, Doğu Avrupa’da halk cumhuriyetlerinin kurulmasından rahatsız olan ABD, “Soğuk Savaş”ı başlattı. Vaclav Havel, “Güçsüzlerin Gücü”nde dükkânının vitrinine her sabah rejimi öven pankart asan bir manavdan söz eder. Manavın her gün ekmek teknesine birbirinden farklı pankartlar asmasının nedeni, var olan iktidara ve onun paydaşlarına duyduğu derin inanç değildir. Bu, bir anlamda düzenle uyum içinde olduğunu göstermenin yoludur.

O, dikkat çekmemenin, gündelik hayatı sağlama almanın yolunu bulmuştur. Bertolt Brecht (1898-1956), kapitalist düzeni Marksist bir bakışla eleştirdiği Üç Kuruşluk Opera’da, “Önce ekmek gelir, ardından ahlak” der. Oyunda, ticaret ile suçun, saygınlık ile çıkarcılığın, yasal olan ile yasadışılığın sınırlarının giderek bulanıklaştığı bu dünya, aynı zamanda çürümenin toplumsal yaşamın bütününe yayıldığı bir dekadans dünyasıdır. Toplumumuz hızla ve politikacılarımızın beklemedikleri biçimde yaşlanmaya başladı ve hazırlıksız yakalandık.

Eskinin dede ve nineleri birdenbire kendi baba ve annelerinin bakım sorumluluğu ve yükü ile karşı karşıya kaldılar. Üstelik eskiden dede ve nine durumundaki bu kişiler enflasyon, adaletsiz gelir dağılımı, yetersiz sosyal güvence kıskacında kıvranmaktalar. Sosyal güvencesi olanların bile çoğunun geliri açlık sınırının olduğu için çalışmak zorundalar. Üniversiteli iki genç kızımız Nehir ve Nevin, geleceklerinden kaygı duydukları, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i görevinden ayrılmaya çağırdıkları için tutuklandılar. Bakanın ziyaret edeceği Kadıköy Anadolu Lisesi parmaklıklarına astıkları pankartta, “Bize gelecek yoksa, sana huzur yok.

Yusuf Tekin istifa” diye yazdılar. Galatasaray, Konyaspor karşısında, oyuna kaldığı yerden başlıyor. Hızlı, tutkulu, kararlı… Ve mutlu! Sezona adapte olması çileli olsa da, artık futbol oynamaktan keyif alıyor. Oysa, kolay bir takım değil Konyaspor. Nitekim maç başlar başlamaz hemen pozisyon üretiyorlar, seyircilerinin desteği ile avantajı ele geçirmeye çalışıyorlar. Olmuyor. Bertolt Brecht (1898-1956), kapitalist düzeni Marksist bir bakışla eleştirdiği Üç Kuruşluk Opera’da, “Önce ekmek gelir, ardından ahlak” der.

Oyunda, ticaret ile suçun, saygınlık ile çıkarcılığın, yasal olan ile yasadışılığın sınırlarının giderek bulanıklaştığı bu dünya, aynı zamanda çürümenin toplumsal yaşamın bütününe yayıldığı bir dekadans dünyasıdır. Toplumumuz hızla ve politikacılarımızın beklemedikleri biçimde yaşlanmaya başladı ve hazırlıksız yakalandık. Eskinin dede ve nineleri birdenbire kendi baba ve annelerinin bakım sorumluluğu ve yükü ile karşı karşıya kaldılar. Üstelik eskiden dede ve nine durumundaki bu kişiler enflasyon, adaletsiz gelir dağılımı, yetersiz sosyal güvence kıskacında kıvranmaktalar.

Sosyal güvencesi olanların bile çoğunun geliri açlık sınırının olduğu için çalışmak zorundalar. Üniversiteli iki genç kızımız Nehir ve Nevin, geleceklerinden kaygı duydukları, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i görevinden ayrılmaya çağırdıkları için tutuklandılar. Bakanın ziyaret edeceği Kadıköy Anadolu Lisesi parmaklıklarına astıkları pankartta, “Bize gelecek yoksa, sana huzur yok. Yusuf Tekin istifa” diye yazdılar. Cumhuriyetimizin 103. yıldönümünde, başta ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, silah arkadaşlarını, vatanımız için canlarını feda eden aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi sonsuz rahmet ve minnetle andık.

Cumhuriyet, özgürlük, insanca varlık yolu; Atatürk’ün kurduğu çağdaş uygarlık yolu…” Bekir Sıtkı Erdoğan’ın bu dizelerinde olduğu gibi böylesi yüzlerce güzel marşla, şiirlerle sevmeye başladık Cumhuriyeti daha ilkokul yıllarında. O dizelerin ne anlama geldiğini o yaşlarda bilmesek de bu şiirlerin okunduğu, marşların söylendiği bayramlarda genci, yaşlısı, kadını, erkeği, çocuğuyla o coşkuyu hep birlikte yaşıyorduk. Değerli dostlar, Rahmetli İlber Hoca’ya sormuştum: “Hocam tarih tekerrür mü ediyor?” Gülmüş, “Bu derin bir mevzu” demişti.

Onun derin bulduğu sulara girecek değilim ama büyük bir çoğunluğun tarihin tekerrür ettiğine inandığını biliyorum. Harari’nin kitaplarına bakarsanız, insanın bazı davranışları (örneğin yiyebileceğinden fazlasını alıp saklama telaşı) 70 bin yıllık insanlık tarihinin bile gerisine gidiyor. Siyaset iktidar olmak için yapılır. Bir siyasi partinin iktidar olabilmesi için üç veriye mutlaka gereksinimi vardır; her şeyden önce partinin bir ideolojisi olmalı. İkinci olarak bu ideolojiyi yansıtacak bir iktidar programı olacak ve son olarak bu programı uygulayabilecek bilinçli kadroları olmalı.

İdeoloji önemlidir çünkü partinin hangi amaçlara odaklanması gerektiğini belirler. Türkiye’nin kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) sınırları, karasuları ötesindeki “deniz yetki alanı”nı oluşturmaktadır. Bu alana kısaca Mavi Vatan demek mümkündür. Mavi Vatan içinde “karasuları” tam egemenlik alanıdır. Karadeniz’de 12 mil, Ege ve Akdeniz’de 6 mil olarak uygulanmaktadır. Kıta sahanlığı ve MEB, genel bir kural olarak kıyı çizgisi boyunca belirlenen esas hatlardan itibaren 200 mil olarak belirlenir.

Donald Trump dönemi ABD küresel jeopolitiği, küresel güç mücadelesinde asıl rakip Çin’e karşı Hint-Pasifik bölgesinde yoğunlaşmayı; Avrupa’nın güvenliğini Avrupalılara devretmeyi, Ortadoğu’da ise riskleri azaltmak ve tasarruf sağlamak amacı ile bölgeden çekilecek askeri gücünün oluşturacağı boşluğu, bölgesel ittifaklar ile doldurmayı esas almaktadır. Gücün tek bir elde ya da küçük bir elit yapıda toplandığı toplumlar, çoğu kez dinsel bir kisveye büründürülen buyruklarla yönetilirler. Eğitimimizden yiyeceğimize, giyeceğimize kadar her şeye yönetimdeki bu “seçkinler” grubu karar verir.

Bugün, adalet açısından en yaygın yakınma konusu yargıda çifte standarttır. Bir memleketin medeniyet anlayışı, yalnızca yaptığı yollarla, yükselttiği binalarla ölçülmez. Kendisine emanet edilmiş bir yapıya, yaşlı bir ağaca, eski bir bahçeye nasıl davrandığı da o anlayışı gösterir. Ridley Scott’ın Gladyatör filmindeki o unutulmaz sahneyi hatırlayın: İmparator Commodus, arenanın tozlu zemininde General Maximus’un karşısına çıkacaktır. Türkiye’de haftalık çalışma süresi 45 saat ile AB ortalamasının tam dokuz saat üstünde. Bu ülke ağır bedellerin ülkesi. Bu ülke ağır sınavların ülkesi. Aslında yıllardır anmalarda konuşma yapmıyordum.

Ve önceki geceye kadar da konuşmak gibi bir niyetim yoktu. Ermenistan-Azerbaycan barış süreci çoğunlukla Karabağ üzerinden değerlendiriliyor. Oysa sınırın hukuken tanımlanmasını zorlaştıran başlıklardan biri, Sovyet döneminin idari sınır pratiklerinden kalan eksklavlar. Türkiye Cumhuriyeti, Suudi Arabistan ve Pakistan devletleri arasında 7 Ağustos 2026 günü Mekke’de bir Ortak Savunma Antlaşması imzalandı. Değerli aydınımız Ahmet Taner Kışlalı’yı 21 Ekim 1999 Perşembe sabahı saat 09.40’ta Ankara’da evinin önünde uğradığı suikast sonucu yitirmiştik. Üniversite maceram, 12 Eylül öncesi ve sonrası olmak üzere iki kısımdan ibarettir.

İstanbul’da geçen günlerde etkili olan ve son 84 yılın en kuvvetli yağışları arasında gösterilen sağanak; sel ve taşkınlara yol açarak can ve mal kayıplarına neden oldu. Dünyadaki varlıkların gerçek değeri ancak onu yitiren kişi ve gruplar tarafından ortaya çıkarılabilir. Ekim ayı, son rakamı çift olan yıllarda, barolarda seçim ayıdır. Erdoğan konuşmalarında sık sık “Türk, Kürt, Arap birlikteliği”ni öne sürüyor. “Fon krizi” tanımı, ülkemizde yapılan vurgunun sistem ile yapısal bağını gizlemeye, kişi eylemine indirgenmeye odaklanıyor.

Türk siyasi tarihinde siyasi hamlelerin milletin gözü önünde bu derece açık ve pervasızca sahnelendiği bir dönem herhalde az görülmüştür. Günümüzde pek çok hastalık, aşılama ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarıyla önlenebilir veya riskleri azaltılabilir. 6 Ekim 2026 tarihli Resmi Gazete’de Anayasa Mahkemesi’nin Tayfun Kahraman Başvurusu(2) kararı yayımlanınca, bireysel başvuru hakkı veya öğretideki adıyla “anayasa şikâyeti” yeniden yargı gündemine girdi. Yazıya başlarken şunu belirtelim, üzerine konuşacağımız CHP, butlan talihsizliğine uğramadan önceki CHP’dir.

Bedri Rahmi’nin “Oğlum Mernuş, sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun” demesinin üzerinden yarım asrı aşkın bir süre geçmesine karşın hâlâ otobüsü yakalayabilmiş değiliz. O da ne, özgürlüklerin kısıtlandığı, insanların düşüncelerinden dolayı içeriye atıldığı bir dönemde AKP genel başkanı, Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi”nden bir beyit okuyor! Hiçbir belediye başkanı ya da meclis üyesi yalnızca kara kaşı, kara gözü için transfer edilmez. “Adım Halime, köyde yaşıyorum, ilkokul bitince ortaokula nereye gideceğim diye düşünüyorum, yatılı ortaokul varmış, keşke babam beni oraya gönderse.

Bilmiyorum ki nasıl bir yer!” Devlet, faaliyetlerini yürütmek için birtakım araçlara muhtaçtır. İstemeye istemeye de olsa Türkiye’nin kurucu partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nde derin bir siyasi ayrışma ve ayrılıklar yaşandı. Şükrü Erbaş birkaç dizeyle bazen sayfalar dolusu sosyoloji metninin anlatamadığını anlatıyor. Türk-ABD ilişkilerinde politik altyapı oluşturmak ve kamuoyu desteği sağlamak amacıyla siyasi çevrelerce sıklıkla “stratejik ortak” tanımı kullanılmaktadır.

# Dekadans # Okan Toygar # Kapitalizm # Toplumsal Çürüme # Brecht
Son Haberler

İnanır’ın lüks saatleri kayıp

31.10.2026 - 06:21

Özel, Bağdat Caddesi’nden söz verdi: O sandığa varacağız o seçimi alacağız

31.10.2026 - 06:17

‘Kol kola’ açıklaması: Medeni ilişki siyasi değil!

31.10.2026 - 06:12

Boşa umut vermeyin eskiye dönün yeter

31.10.2026 - 06:08

'Hepimiz enflasyonun altında kalacağız'

31.10.2026 - 06:03

Ortak sınavların soruları öğretmenlerden gizlendi

31.10.2026 - 05:58

19 Mayıs logosundaki Atatürk’ü de çıkardılar

31.10.2026 - 05:54

Filistin’den KKTC vefasızlığı

31.10.2026 - 05:51

10.3 milyon oy hapiste 2.6 milyon oy AKP’de

31.10.2026 - 05:46

Sandviç kuşak - Çağatay Güler

31.10.2026 - 05:40
Son Makaleler

Bir Oturma Düzeninin Bugüne Uzanan Hikâyesi! Nejdet Niflioğlu kaleme aldı...

Konfor Alanının Dışında Büyümek! Nejdet Niflioglu kaleme aldı...

Umay Ana, Ak Ana ve Cumhuriyet Kadını! Nejdet Niflioğlu kaleme aldı...

Değişimin Kapısı İçeriden Açılır! Nejdet Niflioğlu kaleme aldı..

Derdini Marko Paşaya Anlat

Görünür Olmak ve Görünmez Duvarları Aşmak! Nejdet Niflioğlu kaleme aldı..

Görünmeyen Yara İzleri! Nejdet Niflioğlu kaleme aldı..

TFF’den Almanya’daki Türk Futbolu İçin Büyük Adım

Ahlakın Estetiği! Nejdet Niflioğlu kaleme aldı..

Modern Vatandaşlığın Kırılgan Aynası! Nejdet Niflioğlu kaleme aldı..

Kategoriler
Adana Almanya Asayiş Ekonomi Gaziantep Genel Gündem Magazin Neox Plus Osmaniye Sağlık Siyaset - Politika Spor Transferler